Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde hocanın biri sınavda, o günlerde devam etmekte olan bir davanın detaylarını vermiş ve sonucun ne olacağını sormuş. Tabii, bütün öğrenciler olası cevapları, sayfalarca yazmaya başlamışlar. Bir öğrenci kağıdını sınavın ilk dakikasında vermiş, buna rağmen 100 almış. Öğrencinin yanıtı tek cümleymiş: Devam eden dava hakkında yorum yapılamaz. Başka bir hoca, başka sınavda derse giriyor ve tek soru soruyor: Atatürk ne yaptı?. Bütün öğrenciler harıl harıl yazmaya başlıyor, kağıtları dolduruyorlar. Sınav sonucunda herkes ortalama notlar alırken bir öğrenci 100 alıyor. Bu öğrencinin cevap kağıdında şu yazıyor: Ne yapmadı ki!
Bu iki örnek son dört yıldır Milli Eğitim Bakanlığımızın öğrencilerimize aşılamaya çalıştığı düşünce gücünü göstermektedir. Artık öğrencilerin sorulara verdiği ezber cevaplar eskide kaldı, yeni sistem bize düşünmeyi, yorumlamayı, çıkarım yapmayı ve kendimize özgü cevaplar verebilmeyi öngörüyor. Artık bize dayatılan ezber bilgiler geride kaldı. Bu zihniyeti anlayan öğretmenler, öğrencisini sınıf ortamında ve gündelik hayatta yaratıcılığı ön planda olan ruhuyla bırakıyor. Bu farklı bakış açısı ve ruh, anne babalara ‘‘Çocuğumun kurduğu cümleleri ben bu yaşta zor kuruyorum, nereden öğreniyor bu kadar farklı şey? Bu çocuk olacak, bu çocuk beni geçecek.’’ gibi cümleler kurduruyor. Evet, bu çocuklar bizi geçecek çünkü düşünüyorlar, üretiyorlar, eğleniyorlar, yanlış yapmaktan korkmuyorlar ve olaylara farklı açıdan bakıp şaşırılacak cevaplar veriyorlar. Biz ebeveynler ve öğretmenler bu farklılık karşısında ne yapmalıyız, endişelenmeli miyiz, korkmalı mıyız? Yoksa onlar adına GURURLANMALI MIYIZ?
Bilimsel verilere göre her yıl vücudumuzdaki atomların %98’i yenilenir. Beş yılda bir ise vücudumuzdaki atomların %100’ü yenilenir. Her şeyimiz tamamen değişiyorsa çocuklarımızın değişimine de ayak uydurmamız gerekir. Önemli olan geçmişte bize öğretilen anne babalık değildir. Önemli olan gelecek adına çocukları üzerine düşünen, onları anlayabilen, farklılıklarını kabul edebilen anne baba olmaktır.
Yaz tatillerinde denize gittiğimizde kıyı kesimlerdeki suyun bulanık olduğunu görürüz, 10-15 metre ileri gittiğimizde suyun daha berrak olduğunu görürüz. Öyleyse karşılaştığımız olayların büyüklüğü değil bizim sığ düşüncemiz aslında işimizi zorlaştırır. Bizim -anne babalar ve öğretmenler- karar vermemiz lazım. Biz bir karış su muyuz, dibi olmayan okyanus muyuz? Karşımıza çocuklarımız ile ilgili çıkan farklılıklara ve olaylara sığ bir düşünceyle mi bakalım? Hem kendimizin hem de çocuğumuzun aklını bulandıralım mı? Yoksa bir okyanus olup çocuklarımızın düşüncelerine daha derinden ve gerçekçi bakıp akıllarımızı berraklaştıralım mı?
Karar sizin! Ama unutmayın her çocuk annesinin, babasının, öğretmenlerinin birer okyanus olmasını hakediyor. Çünkü onlar artık derede yaşamıyor.
